Çevirmenlere ve daha da önemlisi çevirinin kendisine ne kadar çok şey borçlu olduğumuzu gerçekten biliyor muyuz? Pek sanmıyorum. Çeviri denen gizemli işi cesurca üstlenenlere minnettar olsak bile, onları kültürümüzün gizli ustaları olarak uzaktan selamlasak, onlara bağlı kalsak ve gayretlerine itaatkâr bir şekilde boyun eğsek bile, takdirimiz sessiz, biraz da küçümseyici alçakgönüllülükten kaynaklanıyor, çünkü onlara minnettar olma konusunda hep eksiğiz. Yakın zamanda çevrilen Walter Benjamin’in çevirmenin görevini tartıştığı güzel bir denemesi üzerine, edebi faaliyetimizin bu özgün biçimi hakkında birkaç yorum yapacağım ve kendimce doğru ya da yanlış bir kararsa varmak gerekse de şöyle diyeceğim: şairler, romancılar, hatta eleştirmenler, hepsi edebiyatın anlamından sorumlu ama çevirmenleri de, en nadir türden yazarlar ve gerçekten eşsiz olanlarla aynı seviyede saymalıyız.
Çeviri, size hatırlatmak isterim ki, bazı kültürel çevrelerde uzun zamandır iyi karşılanmayan bir şey haline geldi. Bazıları kendi dillerine çeviri yapılmasını istemez, diğerleri ise dillerinin çevrilmesini ister ve bu ihanetin, en gerçek anlamıyla, gerçekleşmesi için savaş gerekir: bir yabancıya bir halkın gerçek dilini iletmek. Ancak çevirmen Tanrı düşmanı olarak, daha büyük bir dinsizlik suçundan sorumludur; çünkü onun amacı Babil Kulesi’ni yeniden inşa etmek, insanlığı dillerin karışıklığı yoluyla ayıran göksel cezadan ironik bir şekilde faydalanmak ve bundan kâr sağlamaktır. Geçmişte, bu şekilde orijinal bir dile, gerçekte yüce bir söze geri dönülebileceğine bile inanılıyordu. Benjamin bu hayalin bir kısmını koruyor. Dillerin, aynı gerçekliğe işaret ettiğini, ancak farklılıklar taşıdığını vurguluyor. “Brot” dediğimde ve “acı” dediğimde, aynı şeye farklı bir şekilde atıfta bulunuyorum. Tek tek ele alındığında, diller eksiktir. Çeviri yoluyla, bir modu diğeriyle, bir yolu diğeriyle değiştirmiyorum, aksine tüm bu farklı amaç modlarının tamamlayıcı uyumu veya birliği olacak ve ideal olarak tüm eserlerin konuştuğu, tüm dillerin uzlaştırılmış gizeminin birleşme noktasında seslemlendiği daha yüksek bir dile işaret ediyorum. Dolayısıyla, her çevirmenin içinde, dilleri bu nihai dile doğru büyütmeye dair- ki bu dilin özünde barındırdığı ve çevirinin yakaladığı şeydir- içsel bir mesihçilik vardır.
Bu açıkça ütopik bir fikir oyunudur, çünkü her dilin yalnızca tek bir amaç biçimine sahip olduğunu, her zaman aynı anlama geldiğini ve bu biçimlerin birbirini tamamlayabileceğini varsayar. Ancak Benjamin’in başka bir şey önerdiğini düşünüyorum: her çevirmen diller arasındaki farklılıktan beslenir, her çeviri bu farklılığa dayanır, görünüşte onu ortadan kaldırmanın sapkın amacını takip ederken. (İyi çevrilmiş bir eser, iki zıt şekilde övülür: çevrildiğine inanılmaz denir; ya da gerçekten aynı eserdir, harika bir şekilde özdeş bulunur; ancak ilk durumda, eserin kökeni yeni dilin yararına silinir; ikinci durumda ise, eserin yararına, iki dilin özgünlüğü kaybolur; her durumda, esaslı bir şey kaybolur.) Gerçekte, çeviri hiçbir şekilde farkı ortadan kaldırmayı amaçlamaz, aksine, çeviri farksızlığın parçasıdır: sürekli olarak ona gönderme yapar, onu gizler, ancak bazen onu ortaya çıkararak ve sıklıkla vurgulayarak yapar bunu. Bu farklılık deneyiminde, yüce görevini ve cazibesini bulur; iki dili, Herkül’ün denizin iki kıyısını ayırıp toparlaması gibi, anlatımı kendine özgü bir birleştirici güçle gururla bir araya getirir.
Ancak hep daha fazlası vardır: Bir eser, ancak mevcut bir şekilde bu farklılığı içeriyorsa, çeviriye layık ve yeterince eskidir; ya başlangıçta başka bir dile işaret eder ya da her yaşayan dilin sahip olduğu, kendisinden farklı ve kendisine yabancı olma olasılıklarını ayrıcalıklı bir şekilde ortaya koyar. Orijinal metin asla statik değildir ve bir dilde belirli bir anda geleceğe yönelik olanı, içinde başka bir durumu, bazen tehlikeli derecede farklı bir durumu belirten veya çağıran bir şeydir ve edebi eserlerin ciddi akışında var olur. Çeviri bu oluşuma bağlıdır; onu “çevirir” ve tamamlar. Bu hareket ve yakaladığı bu yaşam sayesinde bazen onu tamamen özgürleştirir, bazen de acı verici bir şekilde esir alır. Konuşulmayan bir dile ait klasik başyapıtlar ise, ölü, geleceği olmayan bir dile ait oldukları için çevrilmeyi daha da çok talep ederler. Ancak çeviride yaşadıkları için hep yeniden çevrilirler ve kendilerine en uygun olana, orijinal tuhaflıklarına ve kendilerine has renklere geri dönme olanaklarını arttırırlar.
Çevirmen, tam da hiçbir özgünlük iddiasında bulunmadığı yerde, eşsiz bir özgünlüğe sahiptir. O diller arasındaki farkın gizli ustasıdır; onu ortadan kaldırmak için değil, onu kullanarak, kendi dilinde, getirdiği radikal veya ince değişiklikler aracılığıyla, orijinaldeki temel farklılığın varlığını uyandırmak işine girişir. Benjamin’in haklı olarak belirttiği gibi, burada benzerlik söz konusu değil: eğer çevrilen eserin çevrilecek esere benzemesini istiyorsak, o zaman edebi bir çeviri mümkün değildir (tıpkı kurgusal gerçekliğin gerçekliği yansıtması gibi). Daha ziyade, ötekilikten doğan bir kimlik meselesi mevcuttur: eser iki yabancı dilde ve kendilerine has nüanslar sayesinde, farklı olan şeyi görünür kılar. Çeviriyi apaçık aydınlatacak ışığı tam olarak da burada buluruz.
Evet, çevirmen, kendi dilinde, orijinal eserin (ki onu tam olarak kavrayamaz, çünkü sürekli içinde değildir, onu mesken edinmeyen ebedi bir misafirdir) ona mevcut ifadeler açısından vaat ettiği her şeyi bir eksiklik olarak hisseden tuhaf, nostaljik bir kişidir. Bu nedenle, çeviri yaparken her zaman sahip olmadığı dilden çok, ait olduğu dille çatışma halindedir. Sadece Fransızcanın (örneğin) baskın bir yabancı metin seviyesine ulaşmak için ne kadar eksik olduğunu fark etmesi değil, aynı zamanda bu yoksunluğu bir biçimde kavraması, bu yoksunluk nedeniyle onu zenginleştirmesi ve çevirdiği dilin kaynaklarıyla onu geliştirmesi gerektiğinin bilincinde olmalıdır.
Benjamin, Rudolf Pannwitz’in bir teorisi üzerine şu şaşırtıcı alıntıyı yapıyor: “Çevirilerimiz, en iyileri bile, yanlış bir prensipten yola çıkıyor; Sanskritçe, Yunanca, İngilizceyi Almancalaştırmak gerektiğini iddia ediyorlar, oysa Almancayı Sanskritçeleştirmek, Helenleştirmek, İngilizleştirmek daha doğru olurdu. Kendi dillerinin kullanım biçimlerine, yabancı eserin ruhundan daha fazla saygı duyuyorlar… Çevirmenin temel hatası, kendi dilinin içinde bulunduğu durumu dondurmak, onu yabancı bir dilden gelen şiddetli dürtüye teslim etmemektir.” Bu önerme veya iddia, tehlikeli derecede çekici. Zira her dilin diğer tüm diller haline gelebileceğini veya en azından her türlü yeni yöne doğru zarar görmeden ilerleyebileceğini öne sürüyor; çevirmenin çevrilecek eserde yeterli kaynak bulacağını ve bu ani dönüşümü gerçekleştirmek için kendi içinde yeterli yetkiye sahip olacağını varsayıyor; nihayetinde, çevirinin sözlü veya sözdizimsel olarak ne kadar gerçekçi olursa o kadar özgür ve yenilikçi olacağını, hatta çeviriyi gereksiz kılacağını varsayıyor.
Pannwitz Luther, Voss, Hölderlin ve George gibi güçlü isimleri anarak fikrini geliştiriyor; bu isimler, çevirmen oldukları her zaman, sınırlarını genişletmek için Almanca dilinin kısıtlamalarını kırmaktan çekinmediler. Hölderlin’in örneği, çevirinin gücüne hayran olan bir insan için sonunda ne kadar büyük bir risk taşıdığını gösteriyor. Antigone ve Oedipus çevirileri, deliliğinin başlangıcındaki son çalışmalarından neredeyse sonuncusuydu; son derece kasıtlı, kontrollü ve bilinçli çalışmalar olup, Yunanca metni Almancaya çevirmek veya Almanca dilini Yunanca kaynaklarına geri götürmek değil, Batı’nın ve Doğu’nun iniş çıkışlarını temsil eden iki gücü, eksiksiz ve saf bir dilin sadeliğinde birleştirmek amacıyla sarsılmaz bir kararlılıkla gerçekleştirilmiştir. Sonuç neredeyse korkunçtur. İki dil arasında öyle derin bir anlayış, öyle temel bir uyum keşfettiğimize inanıyoruz ki, bu anlam yerini alıyor veya aralarında açılan boşluğu yeni bir anlamın kaynağı haline getiriyor. Bu o kadar güçlü bir etkiye sahip ki, Goethe’nin buz gibi kahkahasına şaşırmıyoruz. Goethe kime gülüyordu? Artık ne şair ne de çevirmen olan, ama birleştirme gücünün saf halini bulacağına inanan, belirlenmiş ve sınırlı herhangi bir anlamın dışında anlam verebilecek o merkeze doğru pervasızca ilerleyen bir adama. Bu ayartmanın Hölderlin’e çeviri yoluyla gelmesi anlaşılabilir; çünkü her pratik ilişkide olduğu gibi her dilde de işleyen birleştirici güçle, çevirmen sürekli, tehlikeli ve hayranlık uyandıran bir yakınlık içindedir ve bu aşinalıktan, çevirinin nihayetinde delilik olduğuna dair inançla, en gururlu veya en gizli yazarlardan biri olma hakkını elde eder.
La Nouvelle Revue Française/ Septembre 1960 no:93
Fransızca’dan çeviri/Zefir Edebiyat
