HUZUR’DAKİ ESTETİK HUZURSUZLUKLAR/ Tanju sarı

Huzur kişilere ait bir roman mıdır yoksa İstanbul şehrine mi tam olarak sisler içerisinde kalan bir konu, ancak Tanpınar’ın romanına hangi açıdan yaklaştığınız bu sisi biraz olsun dağıtabilir. Mümtaz, Nuran, Suat…eğer bu üç karakterin yazar tarafında oluşturulup kağıda döküldüğü dünyaya ait bir okuma yaparsanız İstanbul sepia rengi kartpostalların şehri oluverir, bir tiyatro dekorundan fazlası değildir ya da bir romancı için lirik egzersizlerin nesnesidir. Metinde bu şehir romantik bir kafes gibi çatılmıştır, kederli bir köhnelikle çatlak, sırrı çıkmış bir aynadan titrek bakar. Mümtaz Nuran’a yaklaşır Suat intihar eder ve boğaz koyu lacivert palamutlar ve kısmen çöplerle dolu akar. Romanın en kabataslak özeti böyle ancak Tanpınar metnini Haşimvari romantik unsurlarla özellikle doğa detaylarıyla tutkulu bir şekilde süsler. Böylece şehir kendi başına reel bir şey olma fırsatı yakalayamaz. İstanbul Tanpınar’ın ifadesiyle küçük ve kırık bir mankene elden düşme gelin elbisesi giydirilmiş gibi sonsuza kadar estetik bir şekilde arzı endam eder ama hafiften topallar. Karakterlerin huzur içinde dans ettiği bir şehir değildir İstanbul, zaten geriye elle tutulur moral kazandıran hiçbir şey bırakmaz Tanpınar ne hikayesi mutlu mesut biter ne de İstanbul cennet bahçesine dönüşür.

Bütün hayal kırıklıklarının ve çöküşlerin geri planında yaklaşan bir de dünya savaşı vardır. Bu bize ait ,dahil olduğumuz bir savaş değildir bu nedenle güvenle radyodaki haberler dinlenilir. Tanpınar küresel olarak dramatik bir ögeyi tansiyon yaratsın diye azar azar enjekte eder ,savaş bir türlü başlamaz ta ki romanın en son sayfasına dek. O halde elimizde dünyanın en soyut kentinde geçen ve kendi arayışları sonucunda huzursuzlaşan karakterleriyle tumturaklı bir anlatı kalır. Baş kahraman Mümtazdır; edebiyat kahramanlarıyla dolu frenkvari kafasında uzak bir batı vardır …Baudelaire, Jules Verne, Mallarme, Nerval hepsi eniştesi İhsan’ın Mümtazı yetiştirme süreci boyunca ona aşıladığı isimlerdir. Ama Tanpınar bir elini doğunun incilerine de atar, karakterlerini Baki’yi, Nefi’yi, Nedim’i okumayan onlardan uzak şahsiyetler olarak kurgulamak istemez, sonuç olarak bütün bu birikimden bu entelektüel kolajdan deyim yerindeyse depresyonlu ruh halleri çıkar. Mümtaz bunları okuyarak gece uykuya daldığında çığlıklar atmaya başlar hatta son sınıflarda yatılı talebe olmaktan bunun için vazgeçmiştir. Ama sürekli olarak hayata karşı da bir öğrenci olma hali vardır. Mümtaz bütün bu nefaset ve melankoliyle donatılmasına rağmen basit bir rantiyeci kimliğiyle kira toplamaya çıkar. Yapılması gereken bir iştir bu ve sıkıla sıkıla kiracıların karşısına çıkar. O bu tür dünyevi banalliklerin insanı değildir, o sahaflara, sabahçı kahvelerine karanlık köhne burgaçları andıran kimi İstanbul sokaklarına ait bir gölgedir aslında, ama para da paradır. Yüzleştiği dünya maddiyata bulanmış ve nedense pek de yolunda gitmeyen entrikalarla doludur. Nizamsız düşüncelerin adamı Mümtaz çocukların umursamadan salladığı topaçlara benzer döner durur. Hayatındaki tek kadın olan Nuran ile karşılaştığı anda sanki bu hızlı spin bir anda durur, daha farklı bir döngüye girer. Tanpınar Nuran’ı Mümtaz’ın ağzından yine İstanbul imgesiyle buluşturur. Yazar Mümtaz’ın düşüncesini şöyle planlar ‘’ Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı: Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Ama Nuran İstanbul gibi tam olarak ele geçirilemeyen, kuşkuları barındıran bir varlıktır, Mümtazın kafasını keşkelerle doldurur, zaten o da bu kadına sahip olacağı ana dair bir inanç beslemez. Bu kadınla kafasında kurduğu dünya gerçek olamayacak kadar, imkânsız bir hayattır.

 Belki de bunun nedeni Mümtaz’ın çocukluk anılarının dünyasından bir türlü izin alıp çıkamamasında yatar. Bu anılar ona ev sahipliği yapmakta ısrarcıdır, bu yüzden yetişkin dünyasına sadece belli aralıklarla adım atar. Ama zaten Huzur’daki melankolik dünyanın en iyi oyuncusu da bu yüzden o olur. Tanpınar’ın sahadaki en favori oyuncusu bu hayata atılmayı yani adult olmayı erteleme konusunda yetenekleri olan Mümtazdır ve Tanpınar romanında büyük hevesle şiirsel doku yaratma eylemine onun gezinmelerinin düşüncelerinin arasında girişir. Ortaya Sait Faik karakterine benzeyen bir şehir aylağı çıkıverir: ‘ Uyanır uyanmaz kayığa atlıyor sırasına göre yelkenle bazen motorla iskeleye geliyor orada balık avlamaya çalışıyor kahvede kitap okuyor, ihtiyar bahçıvanlarla ve semtin eskileriyle konuşuyordur.’ Bu tipik bir edebi İstanbul bohemliğidir eski Türk filmlerine ilham bağlamında köken olarak görülebilecek bir şeydir. Mümtaz sevdiği kadının muhitine pek yanaşmamaya gayret ederek İstanbul’da başıboş turlar atar. Ama en sonunda Nuran onu acemeşiran bestenin son beytinde anlatılan cennete benzeyen evine davet eder. Bu evde okuyucu Nuran’ın dünyasıyla ilgili çok şeyi de öğrenir. Nuran Tanpınar tarafından dul bir kadın, vapurlarda iskelelerde flört eden İstanbul kırsal mekanlarında yürüyüşlere çıkan bir aşk mabudesi görünümündedir ama hafiften mercek altına yatırılıp yazar tarafından parlatılması gerekir. Nuran’ın baba tarafı mevlevidir bu ruhanilik anne tarafından gelen Bektaşilikle birleşir ve Nuran bu hareler altında eski müzik geleneğine, folklore vakıf bir dişi olarak beliriverir. Böylece Türk Osmanlı kadın tipinin tüm nefasetleriyle donanmışken aynı zamanda Mümtaz için Pompei fresklerinden fırlamış vücut hatlarına sahip kadındır. Ama bu noktaya kadar Nuran annesinin Kadın her şeyden evvel kendini gizlemeyi bilmelidir nasihatine de sonuna kadar sarılmıştır. Evliliği muhafazakar bir çerçevede gelişip sonlanırken Mümtaz’la olan ilişkisi modernliğe olan ilk temas olarak görülebilir. Tanpınar’da modernlik zaten çarpıntılı bir var oluşu gerektirdiği için Nuran gibi gelenekçi perdeyi evliliğini bitirerek kapatan bir kadının sonradan yaşayacağı bir ilişkide sert bir modernleşmeye saplanıp kalması şaşırtıcı değildir.

Mümtaz’ın Osmanlı Türk kültürel aurasına duyduğu yakınlığın içinde Nuran yine güzel bir locaya yerleşir. Bu kültürel oluşumun baş mühendisi Tanpınar tarafından çoktan belirlenmiş olan İhsan karakteridir. Böylece Mümtaz sevgilisi Nuran ve bilge İhsan ulvi bir üçlü oluştururlar. Aynı platformda dönen ama birbirlerine çarpmadan ahenk oluşturan semazenlere benzerler ve gerçekten de romanda bir Mevlevi ayini düzenlenir. Tanpınar Huzur’da doğu batı ikilemini melankolik bir aşk ortamında çözümlemeye çalışırken herkes taraflara ayrılır gibi olur, ufak ufak çatışırlar ya da buna kafa karışması diyelim ama çok geçmeden aynı noktada buluşurlar. Sanki romanın kahramanları tek kişinin çeşitli boyutlarıymış gibi belli ölçüde açımlanıp düşünsel algılarını etrafa yayarak bir yerlerde kaybolur ama ardından buluşurlar. Nurhan’la Mümtaz oyuncağını arayan çocukla oyuncağın kendisi gibi bir fotoğraf içinde yer alabilir hatta İhsan bile bu katmanda yerini alır. Freud un bildik tanımlamasını hatırlatan bir alt alt üst üste durumu gerçekleşir. İhsan Üst id Mümtaz id ve Nurhan bilinçaltıdır.

Bu üçgenin sağlam yapısına bir tek daha gerçekçi olan patetik Suat toslar. O kadar sert bir darbeyle bu yapıyı zedeler ki Tanpınar romanının fecaat katına Suat’la çıkar. Suat Nuran’ı çok daha farklı sever, bu kültürel algıların muhafazakarlığın cinsel çekiciliğin entelektüelliğin ötesinde günümüzde de örnekleri çokça görülen ya hep ya hiç türü bir aşktır. Mümtaz içinse Suat adını duyduğunda suratını ekşittiği bir karakterdir üstelik Nurhan’ a mektuplar yazıp Konya’dan hasta ve bitap geldiğini sanatoryumda kaldığını söyleyerek bohem bir cepheden onu vurmak istemektedir. Mektup ustası Suat satırlarını yalnız sen beni iyi edebilirsin diyerek bitirir ve kadına karşı dolaysız bir metot izler. Tanpınar yarattığı kahramanın varoluşsal güçlüklerini farkındadır ona son bir mektup daha yazdırtmak zorunda kalır ve romanını tabir yerindeyse taşırır. Bu mektup roman metnine girmeden Tanpınar’ın evrakları arasında öylece kalır, çok sonraları gün yüzüne çıkarılıp  akademik inceleme, araştırma konusu olur.

Suat bu anlamda sanki eserin içine girmiş etrafı yakıp yıkmış sonra metnin dışına çıkıp hala ses vermeye devam eder olmuştur. Romanda Tanpınar’ın uzun bir musiki arası verdiği ve memleketle ilgili düşüncelerini toparladığı bölümün hemen ardından Suat sahneye giriş yapar. Tüm realitesini omuzlarında çekinmeden masaya getirir ve koyar. Anlatımı sayfalarca süren keyif, beğeni ve ekonomi meseleleri sanki Dostoyevski tarzı bir kaybedenin arzı endam etmesiyle masanın altında bir yere süpürülmek zorunda kalır. Suat bütün ekibi aynı anda basmıştır denebilir, Mümtaza hafiften alaylı bir selam çakar Nurhan’a ümitsizce bakış fırlatır sonra da atmosfere uyum sağlamak için huşu içerisinde ya da öyle görünerek musiki ortamına gözü kapalı dalar. Mümtaz bir an için onun gözlerinde çok keskin bir hor görme ve isyanı fark eder. Bu açıkça bastırılabildiği kadar bastırılan bir öfkedir. Suat’ın yüzü fırtına altında bir orman gibi karışıktır ve Mümtaz Suat’ın tehlikeli biçimde umursamazlığından ürkmüştür

Bu aşamada Mümtaz hemen bir numaralı rakibinin karnesini çıkarıverir: Suat alaycı, pervasızlığıyla ürküten, laubali ve modern anlamıyla tam bir kaybedendir. Tanpınar’ın idealist argümanlarından nasibini almamıştır. Örneğin Tanpınar’ın has karakteri İhsan acımasızca Suat’ın ferdi kalabilme çabalarını eleştirir çünkü kendisi bireycilikten uzaktır, cemaatin peşinden gitmeyi tercih eder. Sonra garip bir benzetmeyle Suat’ı mezat yerinde bulduğu Hamid devrinden kalma eski bir lokanta menüsüne benzetir. Günü geçmiş ya da eften püften şeylerle gündeminin oluşturan biridir Suat oysa İhsan’ın ebedi meselesi Allahtır- İnsan ve talihi de ebedi meselelerdir. Tabii iman edilmezse… diye noktayı koyar. Suat satranç tahtasındaki en önemli taşı, tanrıyı bir kenara koyarak hayat oyununu oynamaya teşebbüs etmiştir.

Suat nedense öyle bir noktadadır ki hayatla barışma imkanlarını kökünden kaldırmıştır. Romanda tam gaz sürat yapan  bu adam her kavramın ve karakterin yanından ışık hızıyla geçer. İntiharıyla İkinci dünya savaşına giden bir düzende her şey ince bir iplikle yaşama bağlıyken o da boynuna geçirdiği bir iple diğer tarafa bağlanır. Dinden ve tanrıdan, Türkiye’nin müşkülatlı sosyolojik sorunlarından, Yeşilçam kadınlarının edebi öncülü Nuran’dan, kafası karmakarışık ama en somut haliyle kira toplayıcısı Mümtaz’dan bir çırpıda kurtulur. Suat dramıyla Dostoyevski karakterlerinden biri pek ala olabilirdi ama Tanpınar’ın deyişiyle maalesef yüz yıl geç kalmıştır. Yine de onun savruluşları romanın gidişatına darbe vurdukça Huzur’da estetik bir tat oluşur. Herkes Suat’a inanmakla inanmamak arasında gidip gelir bu da bir gerginlik sebebidir ama galiba romandaki tek gerginlik en nihayetinde Nurhan’ın salonunda ipte sallanan Suat’ın görüntüsüdür.  Suratında ölüyken bile zalim bir istihza haliyle kadersiz çifte bakmaktadır. Batılı bir şeydir Suat’ın intiharı, en karanlık şekliyle Serveti Fünun romanındaki mendile damlayan veremli kanının naifliğini kat be kat aşar. Nuran’ın akrabalarına yüzlerce kelime ayıran Tanpınar, Suat’ın ölümüne topu topu bir paragraf ayırır. Zaten ilerde Suat’a romanda yeterli yer ayıramadığından bahseder.  İhsan’ın devreye girmesiyle hadise Nuran’ın ve Mümtaz’ın adı gazetelere geçmeden kapanır. Ancak Suat’ın geride bıraktığı mektup Mümtazın elinden düşmez ve hayali onu hırpalayan bir obsesyona dönüşür.

Aslında bu intihar romana bitiriş sağlayan son bir çıkış fırsatı gibidir. Teknik olarak Huzur yazarının sanki belli aralıklarla düşünsel dünyaya uzun kaçışlar yaptığı hatta fikriyatı geliştirmek uğruna her şeyi unuttuğu, roman formuna arada döndüğü bir platfomu andırır. İçine aşk üçgeni diyebileceğimiz bir kurgunun monte edildiği ve lirik denemeleri hiç sonlanmayan bu metin Tanpınar’ın titizliğini test eder ve onu son noktayı koymakta hep zorlar.

Huzur’un yazının başında İstanbul’la ilgili bağlantısını hatırlayacak olursak roman karanlık bir İstanbul romansıdır, sadece o coğrafyanın ürünüdür, tek şehir romanıdır ama Tanpınar gerekçelerini trajik şekilde sayfalarında serimlerken bütüncül yaklaşma ustalığını gösterir. Toplumun tüm gri dokularına, boşanma, intihar, toplumsal kültürel değişimin hızı, geçmişten kopuş, hastalık, dünya savaşı gibi neredeyse listede eksik bırakmayacak düzeyde değinir. Her şeyden olduğu kadar, ama kesinlikle okuma tadına sahip olarak bırakırız romanı elimizden.