KIZ, SUÇ /MICHELANGELO ANTONIONI

İçeri girer girmez  beni en çok etkileyen şey gözleri oldu. Bir kalçası tezgaha yaslanmış vücudunun geriye doğru kavisli hali, göğsünün üzerinde çapraz kolları, hareketsiz uzun beyaz elleri…  Her an hareketlenip jestlere boğacakmış gibi etrafı… Bütün bunlar bir anda çok hoşuma gidiyor. 

Gözleri parlak ama bakışı karanlık, içinize sızıp orada kalan o koyu bakışlardan. Onları büyük ekranda aşırı yakın çekimde düşünmeden edemiyorum. Sıradan bir çekim ama çoğu zaman sıradan bir çekim önümü görmemi sağlar, ortak bir beğeniye yol açar. 

Gözleri aslında bana bakmıyor ama sanki orada olmayan bir şeyi görmeye çalışıyormuşçasına üzerimde geziniyor, Dükkanın her tarafında asılı kalan bir bakış…

Kızın üzerinde mavi bir denizci kazağı var. Kasabadaki hemen hemen herkesin bu tür kazaklar giyiyor. Burası yemyeşil bir dağın eteğinde, beyaz teknelerle dolu küçük bir körfezin etrafında yarım daire oluşturan küçük bir kasaba. Butik solda, denize doğru bakıyor. Kapının her açılışında uzaktaki teknelerin direklerinin sabırsızlıkla sallandığı görülüyor. Dükkânda iki kız daha var; biri daha az genç, belki de işletme sahibi, diğeri de belli ki alt mevkide çalışıyor. Hepsi mavi giymiş.

Butiğin sahibi olması gereken kadın yanıma yaklaşıyor.

“Yardımcı olabilir miyim?”

Bu tarz bir yaklaşımı kadar aksan da biraz İngilizvari. Ama benim cevabım biraz italyan işi oluyor

“Sadece bakıyordum’.

Tezgâha yaslanmış kızı incelemeye geri dönüyorum. 

Varlığımdan habersiz. Ne de olsa üstünde eski bir paltoyla adamın biri öylesine dükkana girmiş alışverişle de pek ilgisi yok. Oysa bilmiyor ki gizemli bir durum az sonra onu içine çekerek şaşırtıcı ve alışık olunmadık bir hikayenin içine fırlatacak. Artık müşterinin avuçları arasına düşmek üzere. 

Ben onu izlerken, diğer ikisiyle olan konuşmasını kesmeden bana yan gözle bakıyor. O yüzün fotojenik yönlerini hayal etmeye çalışıyorum. Fotojenik güzelliğin bir formülü yoktur aslında. Genellikle geniş bir alın, birbirine çok yakın olmayan gözler, küçük bir burun ve hafif çıkık bir çene iyi sonuç verir. Ancak yıldız olabilmenin tarifi o kadar istisnalarla dolu ki bunların bir kural olup olmadığı şüpheli. 

Kızın sesi hoş, dudakları hareketli ve gülümsediğinde diş etleri görünmüyor. Hemen ona bir telefon konuşmasının metnindeki bir satırı dudak hareketlerine uyarlayarak seslendirmeyi denedim:

“Yirmi dört yaşındayım ve arkamda yeşil bir tente var. Başka ne bilmek istersiniz?”

Biyologlar, tüm insan davranışlarının öğrenildiğini söylüyor. Çıkarım: Herkes oyuculuğu öğrenebilir. Bu kız zaten oyunculuk yapıyor, mağazadaki tavrının mesafeli ve sakin olması, müşterilerin satılık eşyalara olan konsantrasyonunu bozacak her türlü hareketten kaçınması ona çoktan öğretilmiş. İdeal tezgahtar, etrafındaki şeylerin alışılagelmiş düzenine ait görünür, bu nesnelere duyulan ilgiyi kendi üzerine çekmez. Benimkini çekmesi normal çünkü insanları içinde bulundukları durumlar bağlamında gözlemlemek mesleğimin bir yönü. Böylece rolümü ihlal etmeden ve şüphe uyandırmadan kızla ilgilenebilirim. Mağazanın içinde askılı gömlek ve takım elbiselerin, kemerlerin, cüzdanların, kravatların önünde dolaşarak arkamdan gelen sesleri dinleyerek yürüyorum. 

Duvarlardan birini kaplayan vitrin raflarının cam kapılarında, farklı açılardan yansıyan üç kızı ve kendi bedenimi, değişen konumlarımızı görebiliyorum. Vitrindeki kıyafetler ve renkler değiştiği için, sanki kız sürekli kıyafet ve ortam değiştiriyormuş gibi oluyor ve bu da işimi kolaylaştırıyor.

Bir anda sesler kesiliyor. Tesis sahibi, sırtı kapıya dönük duran birisiyle, belki de bir kadınla tanışmak için dışarı çıkıyor. Dükkândan birtakım sesler geliyor, sonra sessizlik. Sessizliğin içinde kızın varlığını belirgin bir şekilde hissediyorum. Kıpırdamadı ama başını çevirdi ve bende belli belirsiz bir duyguya neden oldu. Hissettiğim de bu, onun tembel canlılığı. Tuhaf, kafamdaki filmde yarattığım karakterde de bu tür özellikler var. 

Benim senaryomdaki kız görünüşte sessiz, ama bir o kadar canlı ve şehvetli. Geceliğini giyerken kendi kollarına bakan, kendine dokunan, okşayan, ideal bir aşkın yaşayan görüntüsü olduğuna, bunu hak ettiğine inanmış biri. Ama aklının bir köşesinde bu düşünceye çok fazla güvenmemesi gerektiği hissi var. Tek başına yaşadığından beri kendini korumaktan başka bir şey yapmıyor ama varlığını kimden sakındığını söyleyemiyor. 

Erkekleri severken bile şaşkınlıkla fark ediyor ki aslında onlar düşmanı ve onlarla bugünü yaşayarak yarınları kaybetme riskini alıyor. Böylece kırılganlığının dünyadaki tek gerçekliği olduğuna inandırıyor kendini; gerisi güvenilmez, samimiyetsiz… (İşte bunlar benim senaryonun incileri)

Bu mevsimde ıssızlaşmış sahile bakan bir kafede otururken bunları düşünüyorum. Butikten çıkar çıkmaz buldum burayı. Huzur içinde olayların gidişatını belli bir plana oturtmaya çalışıyorum. Çevreme karşı algılarım açık yeni kombinasyonlar keşfetmek için bakışlarım etrafta dolanıyor. 

Öğleden sonra saat 4’te bu kasabada güneş kayboluyor. Evlerin cephelerinde, dağın tepesindeki ağaçların arasından süzülen bir miktar güneş ışığı kalıyor. Kasabanın üzerinde yeşil bir şık beliriyor, yüzler hareket ediyor. Bu yüzlerde, dramatik niteliklerini azaltan oldukça büyük bir ironi var. 

Kız bu ışıkta bana bakmaya tenezzül etmeden kafenin önüne çıkıyor. Belli ki ona bu mola  fırsatını mükemmel zamanlamasıyla veren genç bir adamla konuşmak için orada . 

Arada bir mavi kazağını çekiştiriyo, onun bayağılığından hiçbir şekilde etkilenmiş değil, hatta bunu gösteriyor (belki de alışılmadık bir şekilde kendisine bakılmasından dolayı bir tür huzur ve tatminle dolu ve  bunun tadını çıkardığı izlenimine kapılıyorum. Bu molayı farklı, daha aktif, daha avantajlı bir ana dönüştürmek için fırsat kollamaya hazır bu yüzden zamanını ustaca değerlendiriyor. Böyle durumlarda her şeyin büyük bir doğrulukla gerçekleşmesi gerekir.

Açık havada daha da güzel görünüyor. Yanındaki genç adamın aksine bronzlaşmamış. Cildi beyaz ve  temiz. Eğer bu iki şeyi tek bir imgeye indirgeseydik bu kızdan geriye eminim hoş bir koku kalırdı. Ama artık bu tür düşüncelere ayıracak vaktim yok. Arkadaşının yanından sert bir şekilde onun sözünü keserek ayrılıyor ve gelip yanı başıma oturuyor. Birkaç dakika boyunca tek kelime etmeden, sessizliği bozmamı bile umursamadan oturuyor. 

Şimdi o burada olduğuna ve törensel bir şeye adım attığımıza göre, bunu hızlandırmak için hiçbir nedenim yok. İkili bir ilişki ritüellerle doludur. 

Ama aniden bir diyaloğun içinde buluyoruz kendimizi. 

“Seninle açık konuşsam daha iyi olur” diyor sakin bir sesle ve sesinde hafif bir yerel aksan var. “Ne düşünürsen düşün, sana kim olduğumu söylemeyi tercih ederim.

“Ben de bunu isterim doğrusu.” 

“Ben babamı öldürdüm. Onu on iki kez bıçakladım.’’

Bunu tam bir sessizlik takip ediyor. 

Dışımızda ve içimizdeki her şey sessiz. 

Sahneyi zihninde o kadar sık ​​yeniden canlandırmış olmalı ki her seferinde biraz daha fazlasını silip süpürerek benliğinden atmaya çalışıyor, bundan eminim. Yüzündeki ifadeyi görmek için dönüyorum. Saçını geriye itmek için elini kaldırıp, sonra sanki dua ediyormuş gibi ellerini kavuşturuyor, ardından limanda süzülen iki martıya bakıyor. Biri avını yakalıyor, diğeri suyun üzerinde dinleniyor. 

“Onu neden öldürdün?”

Kız omuzlarını silkiyor ve bunu o kadar içten bir titreyişle yapıyor ki herhangi sözsel bir cevaba gerek kalmıyor.

“Ne zaman?”

“Bir yıl önce.

“Ve sen beraat ettin.’’

“Evet. Üç ay yattım… ve sonra duruşma. Beraat ettirdiler.’’

Bu arada gölgeyle kararan denize bakıyorum ve düşünüyorum:

“Onu on iki kez bıçakladım!”

Düşünürken ağzımdan bir anda çıkıveriyor.

“Hepsini saydın mı?”

‘’Onlar saydı.’’ 

“Nerede oldu?”

Butiği işaret ediyor. Anladığımdan emin olmak istiyor. Orada oldu.

Yavaşça, hafif bir alaycılıkla, “Genelde vicdan azabı suç mahaline götürür insanı” diyor. “Oraya geri döndüm ve hiç umurumda da değil vicdan azabı da çekmiyorum.’’

Çok kısa bir süre duraklıyor, tüm anlatılanları silercesine. 

‘’Gidiyor musun yoksa kalıyor musun? Bu gece beni görmek ister misin?”

O akşamki buluşmamız uzadıkça uzuyor. Bilmek istediğim o suçun doğası, nedenleri, yoksa olayın detayları umurumda değil.

Sorularıma verdiği yanıt hep aynı oluyor….”Hatırlamıyorum”…

Ertesi gün şafak vakti yine kafede üzerine çiğ damlamayan sandalyelerden birine oturuyorum. Oraya bir karakter aramak için gelmiştim (bir moda dergisindeki fotoğraftan etkilenmiştim) ve bir hikaye buldum. Ve şimdi bu hikaye hiçbir şey düşünmeme izin vermiyor bana ait olanı bile… 

Eğer babasını yalnızca iki veya üç kez bıçaklasaydı, gerçekle kurgulanan arasında fark olur mu diye soruyorum kendime.

Ama aradığım cevap bu değil. Rahatsız edici nokta başka bir şey. 

12 bıçak darbesi bana iki ya da üç darbeden çok daha insani ve anlaşılabilir geliyor.. 

Saat altı civarında güneşin ilk ışınları denizden yükseliyor, sandalyeleri aydınlatıyor. Birdenbire ortam netleşiyor, tıpkı deniz, körfezin etrafındaki evler ve güneş ışığının dokunduğu her şey gibi. Bu tüyler ürpertici hikaye kaskatı ve hiç bir şeyi dışarda bırakmıyor, ama en önemlisi bir hikayede olması gereken o en önemli şeyi yani insani bir gerçeği barındırıyor. 

Sadece suçun, ona dahil olanların gerçeği değil, aynı zamanda benim gibi bir yabancıya, sıradan birine de dokunan bir gerçek.

Artık çok açık, bir film fikriyle gelmiştim bu kasabaya ama şimdi bu projeden çok uzaktayım ve burada kalmamın hiçbir anlamı yok. Kendime yalan söyleyerek  kendi hikayeme devam edebilirdim ama bunu yapmayacağım. 

Dükkana girer girmez kızın beni çok etkileyen farkındalık dolu bakışı trajik bir ironiyle içimde sabitlendi. 

İroninin aynısını, sokaktaki insanların yüzlerinde güneş ışığının dokunduğu her şeyde, tüm yaşayanların ve ölülerin üzerinde görüyorum. 

Çok sonra yavaşça yerimden kalkıp mekanı terk ettim. 

Yorgun ve gergindim. 

Sanki bıçaklama sahnesini çekmeyi yeni bitirip on iki darbe yerine üç darbenin yeterli olacağına karar vermiştim. 

Sağduyu yine aklımı çelmişti.

Çeviri :Zefir Edebiyat

That Bowling Alley on the Tiber/ Tales of a Director (Michelangelo Antonioni), 1988