GÜRLEYEN, BAŞIBOŞ BLUES/ Jack KErouac

Yaklaşık beş aydır Des Moines’deki demiryolu lokantasında çalışıyordum, bir gece yaşlı, sarhoş bir zenci tezgahıma geldi.

Güneyli bir serseriydi ve bataklık bölgesinden geliyordu.  Hayat hikayesini merak ettim doğrusu ama kendisi hakkında konuşmadı, sadece şarkı söyledi.  Çiçek yaralarıyla dolu siyah derisi, tamamen beyaz kıllarla dolu göğsü, ve evini terk ettiğinden bu yana belirginleşmiş devasa gözleri parlıyordu.  Bayou memleketiydi başta, ama dünyayı görmek daha çılgınca gelmişti ona;  tüm eyaletleri, Kanada ve Meksika’yı birkaç kez dolaşmıştı.  İlk geldiğinde beni korkuttu; müşteriler içinde karanlıkta üç saat boyunca sokağın karşısından içeriyi izleyen pek çıkmazdı, en nihayetinde boş bir saatte kapıdan içeri girip muhabbete katıldı.  

Des Moines’de çok uzun süre kalmıştım artık buraları terk etmek istiyordum, ama beş parasızdım. Bu konuda garip bir yorumda bulundu.
“Bu kasabanın yerlisi misin evlat, yoksa geçerken mi uğradın?’’
“Burada mı yaşadığımı soruyorsun, hayır.” Dedim

‘’Öylesine geziyosun yani,’’ dedi sarı dişlerini gösterip, hırıltılı bir kahkaha attı.

‘’Geziyoruz işte baba, oraya buraya ‘’dedim biraz kaygıyla. Şeytani, deneyimli bir gülümseme vardı suratında ve buna inanmadı.

Kasvetli yemeklerini yemeye gelen kirli ,beyaz demiryolu frencileri gibi, o da bedenine, yüzüne ve boynuna kazınmış bir acıya sahipti, ama bunun şarkısını söyleyebilen, kemikleri olmayan bir adamdı – belki diğerlerinden biraz daha fazla kederle yoğrulmuştu ama ufak bir parça, tam bir gölge kadar – ve onların acıları benimkiyle karşılaştırıldığında asırlık bir meşenin halkalarının bir fidan ağacının halkalarıyla kıyaslanması gibiydi.  Daha da kötüsü, binlerce kış derisini katman katman yapmış, yazlar ise çatlatmıştı.  Çevresindeki sis elle tutulur bir örtüydü;  soğuk, gri soluklar salınıyordu her nefes alışverişinde ağzından;  eğer o sıcak gözleri olmasaydı şarkılarını bir kenara iter, üstüne battaniyeyi çekerdi.  Ama Amerika gecelerine yürüdü her zamanki gibi: çuval bezinden pantolon, ip ve şekilsiz branda önlük, hepsi cehennemdeki Beelzebub gibi yağlı ve karanlık, akşam yemeği verilmeyen hapishanelere yakışacak cinsten – ve dünyanın en üzgün, en iyi yaşlı serserisiydi bu zenci.  

Kahve karşılığında sadece bir onluğu vardı.  Ona müesseseden biraz et ve ücretsiz bir hamburger hazırladım.  Kendi cebimden ödediğim çilekli kurabiyeyi de ekledim.  Bunun şimdiye kadar yediği en iyi akşam yemeği olduğunu söyledi, halinden memnundu.  

Tezgahın en ucuna oturdu ya da ilişti diyelim yeni gelenler onu yemek mekanını işgal etmekle suçlayamazlardı aksi takdirde zaten kendini kapının dışında bulurdu. Beni de rahatsız etmediği köşesinden hoşlanacağımı da biliyormuş gibi kendi keyfi  için şarkı söylemeye başladı.  Şarkıları, düşük perdeli gitarla duyabileceğiniz, gizemle gürleyen, başıboş blues’lardı ve Derin Güney gecesinden bir inilti gibi, ağaçların ötesinde yanan bir ateşi andıran, bilinmeyen kelimelerle doluydu.  Sözlerini o kadar karanlık bir perdeden söylüyordu ki ona ne anlama geldiğini sormak zorunda kaldım: “tunny-na”, bu bin dokuz yirmi dokuz demekti;  “polan-may” Portland, Maine’di: “tunsee” Tennessee, vb.  Yazılsalar bile onunamazdı bu sözler kulağa çok kederli, batak ve boğuk geliyordu.  Besbelli gençliğinden bahseden bir türküyle başladı.

Louisiana’dan ayrıldım 

Bin dokuz yüz yirmi dokuzda 

Nehirden aşağı 

Babamın peşi sıra.

Eski Montana’da 

Soğuk, soğuk sonbaharda 

babamı buldum

bir kumar salonunda.

Baba, baba, 

neredeydin? 

Sevilmeyen kaybolur 

Nedir derdin?

Sevgili oğlum, dedi, 

Benim için endişelenme, 

Sefaletten düşeceğim 

Ölüm döşeğine.

Birlikte güneye gittik 

Eski bir yük vagonunda 

Babamın öldüğü gece 

Soğuk, soğuk yağmurda.

Yılları saydım ve ilk kez neredeyse 30 yaşındayken babasını aramak için nehrin yukarısında evden ayrıldığını hesapladım, o da öyle olduğunu söyledi ve ekledi.  “Nehrin yukarısından taa,büyük bataklığa.”

Sonra hayatının genel ağıtını dillendirdi ben de duymak için can atıyordum.

Butte, Montana’da bulundum. 

Portland, Maine’de

San Francisco’ya gittim

Seller içinde

Yarabbim, yarabbim 

Bulamadım küçük kızı hiçbir yerde 

Brazos nehrini geçtim 

Tennessee nehrini 

Niobrara’yı geçtim 

Ürdün denizini 

Yarabbim, yarabbim 

Bulamadım küçük kızı hiçbir yerde 

 
Opelousas’ta bir ev buldum 

Wounded Knee’de başka bir ev  

Ogallala’da diğer bir ev  

Asla olamam evimin efendisi

Yarabbi, yarabbi 

Bulamadım küçük kızı.

Aniden bana şöyle dedi: “Hey aslanım, sen yuvarlanmayan bir nehir kütüğüsün.”

“Ne demek şimdi bu?”

Sadece benim için, birkaç büyücü doktor ve kendisi dışında kimsenin duymadığı bir şarkısı olduğunu söyledi.  “Cadı doktor kendini üzgün hissettiğinde ve bataklıktan ayrılmak zorunda kaldığında bu şarkıyı söyler. Bu bir işarettir.”  diye yuvarladı lafını.

Aşağı-yum-aşağı

Aşağı-yum-aşağı

Yuvarla-kütüğü

Aşağı-yum-aşağı

yılan, yılan

Koynunda yatan

BAK HELE ŞUNA!

Dişlerinin arasından tiz bir ıslık çaldı ve şarkının bittiğini göstermek için gülümsedi.  Aniden boğumlu parmağını öğüt vermek için bana doğrulttu.  “N’awleans’daki kütükler, cadı doktorun yılanla yattığı yerde tuzağa düşmeden büyük bataklıktan uzaklara doğru yuvarlanır.”

Bahsettiği kütükleri anlıyordum; onları gece New Orleans’taki gemilerin güvertelerinden görmüştüm; başıboş dolaşan kütüklerdi, hepsi yarılmış, sudan ağır, batmış ve ters dönmüş, 

Missouri’den, kuzeydeki  Montana’dan, bataklıklardan Mississippi’nin sellerine doğru hızla akıyorlardı;  Odisey gibi gezen kütükler, görkemli gezginler, kendi hallerinde ve sonsuzlukla yavaş yavaş geniş gece kıyılarından denize doğru ilerliyorlardı – ama büyücü doktor ve yılan hakkında ne demek istediğinihiç anlamamıştım.  Hırıltıyla karışık güldü.

Benim için kehanet dolu bir geceydi.  Onun istasyon boyunca uzaklaşıp kaybolmasını seyrettim. Yakında Sanacisca‘ya gideceğini söylemişti ki bu  San Francisco demekti zannedersem, ya da ‘’Awg’n’’a ki o da Ogden’ şehriydi ve Utah’daydı. Demiryollarındaki en boş yerleri hedef alan  bir hayalet tanıyordum artık , en kuru katarların içine kıvrılıp yatacak olan ya da herhangi bir eski gondola, herhangi bir kutuya, hatta hızla yol alan vagonlarda kendi kağıt yatağını bulmak için elinden geleni yapacaktı, “Yeter ki kapakları açık bıraksınlar!” diye bağırıyordu ayrılırken. Yok olmuştu bile.

Sabah maaşımı aldım, eski, yırtık çantamı topladım ve bir otobüse binerek şehir çıkışına gittim.  Asla tutamazlardı beni, uzakların peşi sıra gidecektim.  Tekrar yollara vurdum kendimi.  Onu en azından bir kez daha bir yerlerde göreceğimi biliyordum.

Çev. Tanju SARI