İstanbul Batı Ermenicesinin kültürel başkentidir. Batı Ermenicesi bu şehirde en yetkin seviyesine ulaşmış, Batı Ermeni edebiyatının en seçkin eserleri bu şehirde kaleme alınmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında yayınlanan kitap, gazete ve sair periyodik yayın sayısı ve niteliği bakımından Batı Ermenicesi olağanüstü bir zenginliğe sahiptir. Tarihçi Philip Mansel’a göre 1914 yılında İstanbul’un toplam nüfusu tahminen 1,020,000, şehirde yaşayan Ermenilerin bu nüfusa oranı ise %25’tir. Nitekim Ermenilerin Yeşilköy’den Sarıyer’e, Beykoz’dan Kartal’a kadar İstanbul’un hemen hemen tüm kadim semtlerinde yaşadıkları bilinmektedir. Doğal olarak bu semtlerin Ermeni yazınına konu olması kaçınılmazdı. Bu yazıda dört usta Ermeni yazarın eserlerinden alıntılarla çeşitli semtlere ilişkin örnekler yer almaktadır.
İlk olarak Hagop Baronyan ile başlayalım.Tiyatro sanatçısı ve yazar Boğos Çalgıcıoğlu büyük hiciv ustası Hagop Baronyan (1843-1891) için şunları söylemektedir: “İnsan yaşamının türlü hallerinden beslenerek, eserlerinde zamanının sosyal kurumlarını, yöneticileri, bürokratları, düşünürleri, aristokratları, patrikhaneyi, aileyi, çarşıyı, halkın günlük yaşantısını son derece canlı bir üslupla anlatmıştır. Birçok sıradan veya önemli insanın kusurlarını, tutkularını, saplantılarını dikkatle gözlemleyerek, zekice kaleme almıştır. Çağdaşları içinde, hatta günümüzde, onun kadar başarılı bir şekilde, halkın sorunlarına eğilmiş, sokaktaki insana ayna tutmuş bir yazar yoktur. Yaptığı toplumsal eleştirilerin birçoğu, aradan yüzyıldan fazla bir zaman geçtiği halde, günümüz İstanbul Ermeni cemaatinde hala güncelliğini korumaktadır. Tüm eserleri hala tazedir.”
Baronyan’ın “Պտոյտ մը Պոլսոյ Թաղերու Մէջ” (İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti) adlı eseri 19. yüzyıl ortalarındaki İstanbul Ermenilerinin yaşamını konu alır. Kitap 34 bölümden meydana gelmekte olup, gerçekçi ve mizahi açıdan Ermenilerin cemaat içerisinde yaşadıkları günlük olayları, ilgi alanlarını, tartışmaları, sahtekarlıkları ve özellikle mantık dışı düşünce tarzlarını hicveder. Bölümlerden bazıları şunlardır: Ortaköy, Kumkapı, Kasımpaşa, Beşiktaş, Karagümrük, Eyüp, Kadıköy, Rumelihisarı, Selamsız, Topkapı, Gedikpaşa, Üsküdar, Yenimahalle, Pera, Balat, İcadiye, Samatya, Kuzguncuk, Hasköy, Kınalıada, Boyacıköy, Galata, Kuruçeşme, Büyükdere, Yenikapı, Kartal, Kandilli, Narlıkapı, Beykoz, Bakırköy, Feriköy ve Yeniköy.
Baronyan Ortaköy için şunları yazmaktadır:
“Benim için o semte girmenin en güvenli yolu hiç girmemektir.”
“Çoğu kişi böylesi zengin bir semtin okulunun neden bu kadar yoksul olmasına şaşırmakta. Ben şaşırmıyorum. Okul mahallede zenginler olduğu için yoksul.”
Pera (Beyoğlu) için ise yazar şu tespitlerde bulunuyor:
“Pera’nın sınırlarını doğuda kumar düşkünlüğü, batıda yapmacıklık, güneyde müsriflik ve kuzeyde sahtekarlık belirler. Böyle sınırdaşların olduktan sonra gel de iç ferahlığıyla yaşa. Bu semt İstanbul’un Paris’idir. Eğer Paris kendi ismini Pera’da görmeyi aşağılanma olarak saymazsa…”
Samatya ile ilgili bölüm şu ifadelerle başlamakta:
“Rakı içmeyenler ayrılsın… Onların hakkı yok bu mahalleye girmeye.
Bir de ‘uşağınızım,’ diyenler ayrılsın. Burada herkes efendi… Burada herkes çalışarak ve zanaatıyla geçinir, dolayısıyla beylerin, efendilerin ayaklarını yalama mecburiyeti yok.
Bir de nesirle küfretmesini bilenler gelmesin. Onlarla burada alay ederler, çünkü Samatyalılar genellikle şiir gibi küfreder…”
Hagop Mıntzuri (1886-1978) çoğunlukla Anadolu’daki köy yaşamını konu alan eserleriyle tanınmakla birlikte, ilk gençlik yıllarında İstanbul’a gelmiş ve o yıllara ait anılarını ayrıntılarıyla kaleme almıştır. Türkçe olarak da yayınlanan İstanbul Anıları adlı kitabın tanıtım bülteninde şu ifadeler yer almaktadır: “Köyü Armıdan’dan ailesiyle birlikte İstanbul’a fırıncılık yapmaya gelen çocuk yaştaki Mıntzuri, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki günlük yaşamı, Beşiktaş ve Hisar’daki fırınlarının etrafındaki Türk, Ermeni, Makedon, Rum, Arnavut esnafı, Cuma Selamlığı’nda gördüğü padişahları, ekmek vermeye gittiği haremli selamlıklı köşkleri, Galata’yı, Pera’yı, Boğaz’ı ve o hattaki semtleri anlatıyor. École Français, Getronagan ve Robert Kolej gibi okullarda okuyan Mıntzuri’nin okula gidip gelirken veya sınıf arkadaşlarıyla yaşadığı maceralar ise 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da çocuk olmaya dair naif bir hikâye sunuyor.”
Yazarın “Գիւղը Կ’ապրի Իմ Մէջս” (Köy Yaşar İçimde) adıyla yayınlanan Ermenice derleme kitabından bir belge niteliği de taşıyan bazı bölümleri aktarıyorum:
“(Çırağan) köprüsünün altında Saray ağalarının güvenlik göreviyle oturdukları bir kapı vardı. Hepsi de resmi üniformalarıyla, boyunlarına kadar iliklenen siyah istanbulinlerle… Bunlara akağalar da denirdi. Burası günün ve gecenin tüm saatlerinde açık bir pasajdı. Işığı uzandığı yere kadar kapıdan alıyordu. Daha aşağısı karanlıktı. Hasta ve hapsedilmiş olan Sultan Murat bu belirsizliğin derinliğinde yaşıyordu. Göz ucuyla bakarak geçerdim oradan.”
“Ortaköy’e girerdim. Bu köyü adım adım bilirdim… herhangi bir yerlisi gibi: Taşmerdiveni, onun üzerinde solunda Şnorhk Amira’nın, sarayın ekmekçibaşısı Agopik Efendi Noradunkyan’ın, sarayın kilercibaşısının ikametgahlarını, surlarla çevrili sokakları, Ermeni Kilisesini, Ermeni Okulunu, ondan da öte Andonyan Manastırını, Ermeni Katolik Kilisesini, Portukal Mikayel Paşa’nın sokağını, Çingene Mahallesini, sonra Ortaköy çarşısını, Rum Kilisesini, Yahudi Sinagogunu, Yahudi nüfusun ikamet ettiği Sivastopol Sokağını, daha sonra sarraf Simon Bey’in yalısını, camiyi, iskeleyi, Kuruçeşme’ye kadar uzanan rıhtımı, sırasıyla imparatorluk damatlarının, Gazi Osman Paşa’nın çocukları Kemalettin ve Nurettin Paşaların ve genç saraylı hanımların saraylarının kapılarını, yoksullara pirinç pilavı dağıtılma manzarasını, Dahiliye ve Adalet Nazırları Memduh ve Abdurrahman Paşaların malikanelerini, Prens Sabahattin’in Kuruçeşme Korusu’nu, İmparatorluk Müzesi Müdürü Osman Hamdi Bey’in denize nazır yalısını, hepsini…”
Zabel Yesayan (1878-1943) Batı Ermeni edebiyatının önde gelen entelektüel yazarlarındandır. Üsküdar doğumlu olan yazar, Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi görmüş, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarındaki İstanbul’u ve dönemin önemli olaylarını yansıtan eserlere imza atmıştır.
Yesayan’ın “Սիլիհտարի Պարտէզները” (Silahtar’ın Bahçeleri) adlı Üsküdar ve çevresini anlatan otobiyografik kitabı, yazarın doğduğu günü anlattığı 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı, nam-ı diğer 93 Harbi ile başlar:
“1878’in 4-5 Şubat gecesi sabaha karşı İstanbul, Üsküdar’da Silahtarın Bahçeleri adı verilen mahallede doğmuşum.
Aynı gece Rus ordusu Aya Stefanos’a (Yeşilköy) kadar ulaşmış. Tellallar, 4 Şubat akşamı, ‘top atışları yapılacak, korkmayın’ çağrıları yaparken, annem doğum sancıları içerisinde olduğunu anlatırdı.”
Aynı eserde yer alan aşağıdaki satırlar Üsküdar’ın geçmişi hakkında ilginç bilgiler vermektedir:
“Büyükbabam Hagop cesaretleri ve beceriklilikleriyle tanınan kervan idarecilerinin soyundan gelmekteydi. O günlerde Üsküdar transit bir şehirmiş. Kervansarayları ve hızlı koşan atların bulunduğu duraklarıyla ünlüymüş. Yeranik teyzemin söylediğine göre Hagop’un babası Şirin ve amcası Ferhat Bağdat, Basra, İran ve hatta Hindistan’a kadar kervanlar götürürlermiş.”
Yazar Üsküdar’dan Pangaltı’ya yaptığı bir yolculuğu şu satırlarla ifade ediyor:
“O gün vapurla Beşiktaş’a geçtik. Daha sonra yürüyerek Pangaltı’ya kadar çıktık. Büyükannem rengarenk kalabalığa ilgisiz ve dikkatsiz bir şekilde elimden tutmuş yürüyordu. Benim için bu seyahat sürekli değişen büyüleyici manzaralar sunmaktaydı. Türk kadınların sarı, pembe ve mavi entarileri gözlerimi kamaştırıyordu.”
Yesayan aynı eserinde toplumsal sorunlara da değinir. Üsküdar’ın Yenimahalle ve Çinili Camii mahallelerindeki izlenimlerini şu ifadelerle dile getirir:
“O evlerin içerisinde yoksulluğun tüyler ürperten görüntülerine yakından şahit oldum. O evlerde isyankâr sözler, işçileri ve özellikle de kadın işçileri feci bir şekilde sömüren yazma patronlarına dair anlatılar duydum. Nasıl eksik altını sürdüklerini, hesaplarda sahtekarlık yaptıklarını, fiyat kırdıklarını, zor günlerde yüzlerine bile bakmadıklarını duydum. Tüm bunların yanı sıra birbirlerine yardımcı olmalarını, hastalık ve diğer durumlarda birbirlerine karşı nasıl diğerkamca davrandıklarını, insanı hayrete düşüren fedakarlıkları gördüm ve işittim. Bu mütevazi insanların yüzlerinde gözyaşı ve gülümsemenin nasıl aynı anda var olduğunu, başlarına gelenleri nasıl tatlı tatlı konuştuklarını ve mizahla anlattıklarını da gördüm.”
Yazar o zamanlar bir köy olduğunu belirttiği Libadiye hakkında da ilginç bilgiler veriyor:
“Üsküdar’dan sadece 6-7 kilometre uzakta bulunan bu köy karanlık cehaleti ve geri kalmışlığıyla Anadolu’ydu. Okuma yazma bilen yoktu sadece o köy değil, civardaki bir grup köyde de seyyar doktor dahi yoktu. İhtiyaç olduğunda büyücüler ve duacılar bu rolü üstleniyordu. Köy İstanbul’da yaşayan bir ağaya aitti. Köylüler onun yüzünü bile görmemişlerdi. Fakat onun vekili sık sık köye gelir ve acımasız bir sertlikle haraç ve çeşitli hediyeler alırdı. Bundan başka köylüler devlete de vergi verirlerdi.”
İstanbullu Ermeni sosyalist yazar Zaven Biberyan (1921-1984) da romanlarında İstanbul’dan kesitler sunar. 1959’da yayınlanan “Լկրտածը” (Sürtük) adlı eserinde yer alan bir diyalogda eski Kadıköy özlemle yad edilir:
“…kendimi yalnız hissediyorum. Zamanımızda insan vardı. Başka şeyler vardı. Siz muhtemelen kırk yıl önceki Kadıköy’ü bilmiyorsunuz. Gerçek İstanbullu vardı o zaman. Entelektüeller vardı.”
Son olarak yine Biberyan’ın “Անկուտի Սիրահարներ” (Meteliksiz Aşıklar) adlı romanından İstanbul’un azametini tarif eden ve dönemin hayat pahalılığını eleştiren bir bölümle yazımıza son verelim:
“Fakat kim demiş ki gidecek yeri yoktu. Bütün şehir bir uçtan diğerine ona aitti. Ve eğer şehre İstanbul diyorsan, bir uçtan ötekine ne ifade ettiğini hayal et. Yeşiköy’den Rumelikavağı’na, Anadolukavağı’ndan Kadıköy’e, Kadıköy’den Pendiğe, Büyükada’dan Kağıthane’ye… Günlerce git, sonu gelmez. Gece bitkin halde gelir, ayakkabılarını çıkarmadan yatağa düşersin. Her şeyi unutarak on saat uyursun. Hele ki dönüşte bir yerde birkaç tek attıysan… Fakat tüm bunlar kaç lira tutar? Pasoya rağmen. Benzer şekilde içmek için bir amele meyhanesine bile gidersen. Kim bilir ne kadar güzel olurdu bu tür bir meyhanede yemek yemek. Yemek yemek mi? Dışarıda mı? Kaç gün dayanır ki paltonun parası eğer dışarıda yemek yemeye başlarsan?’’
Kaynakça:
Philip Mansel, ‘Constantinople’, Penguin Books, England, 1997
Kevork B. Bardakjian, ‘A Reference Guide to Modern Armenian Literature, 1500-1920: With an Introductory History’, Wayne State University Press, 2000
Hagop Baronyan, ‘Պտոյտ մը Պոլսոյ Թաղերու Մէջ’, (İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti), Cilicia Publishing, Halep, 2002
Hagop Mıntzuri, ‘Գիւղը Կ’ապրի Իմ Մէջս’ (Köy Yaşar İçimde), Aras Yayıncılık, İstanbul, 1998
Zabel Yesayan, ‘Սիլիհտարի Պարտէզները’ (Silahtar’ın Bahçeleri), Kilikya Ermeni Patrikliği Matbaası, Lübnan, 1987
Zaven Biberyan, ‘Լկրտածը’ (Sürtük), Doğu Basımevi, İstanbul, 1959
Zaven Biberyan, ‘Անկուտի Սիրահարներ’ (Meteliksiz Aşıklar), Aras Yayıncılık, İstanbul, 2017
